31. İl Müftüleri İstişare Toplantısı

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 'Daiş ve benzeri hareketler, İslâm’ın farklı yorumlarından oluşan tuhaf ve ilginç bir kolajlamayla Müslümanların bütün dini duyarlılıklarını rehin almış, ürettiği nahoş imajlarla İslâm’ı yeryüzü ölçeğinde kanlı bir din olarak takdim etmekte sınır tanımamıştır.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, "Daiş ve benzeri hareketler, İslam'ın farklı yorumlarından oluşan tuhaf ve ilginç bir kolajlamayla Müslümanların bütün dini duyarlılıklarını rehin almış, ürettiği nahoş imajlarla İslam'ı yeryüzü ölçeğinde kanlı bir din olarak takdim etmekte sınır tanımamıştır. Bu tür hareketlerin tek sermayesi araçsallaşıtırılmış din ve acımasızca kullandığı silahlardır" dedi.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Görmez, 31. İl Müftüleri İstişare Toplantısı'nın açılışına katıldı. Bilkent Otel'de başlayan ve 19 Ağustos tarihine kadar devam edecek olan toplantının açılış konuşmasını yapan Görmez, konuşmasına ülke ve millet olarak zor bir süreçten geçildiğini belirterek, menfur terör saldırıları neticesinde hayatını kaybeden aziz şehitlere Allah'tan rahmet; acılı ve kederli ailelerine sabır ve metanet dileyerek başladı.

Görmez, 17 Ağustos Depreminin de yıldönümü olduğunu hatırlatarak, hayatını kaybedenlere rahmet diledi.

30. İl müftüleri istişare toplantısının bundan 7 ay önce Edirne'de Balkan ülkeleri Diyanet İşleri Başkanlarının da iştirakiyle gerçekleştirildiğini kaydeden Görmez, "O günden bu güne İslam coğrafyasında, ülkemizde ve dünyada yeni gelişmelere tanık olduk ve halen olmaya devam ediyoruz. Üç gün devam edecek olan bu toplantımızda 81 il müftümüzle Din-i Mübin-i İslam'ın gerek ülkemiz gerekse dünya ölçeğinde karşı karşıya kaldığı problemleri, aziz milletimizin ve Yüce Dinimizin içine çekilmeye çalışıldığı kaos ve buhranları ihmal etmeksizin mütalaa edeceğiz. Her biri bulunduğu bölgenin ruhu, vicdanı ve tabii ki iyi bir gözlemcisi olarak temayüz etmiş il müftülerimizle bizim bu pencereden gördüklerimizi karşılaştırmak ve temel birtakım konularda görüş alışverişinde bulunmak istiyoruz. Toplantı boyunca 4 önemli konuyu derinlemesine müzakere edeceğiz. Bu çerçevede hizmet ve faaliyetlerimizi yeniden gözden geçireceğiz. Buna göre yeni stratejiler, hizmet politikaları ve yol haritaları belirleyeceğiz" diye konuştu.

"BUGÜN, SADECE İSLAM DÜNYASI DEĞİL, SADECE MÜSLÜMANLAR DEĞİL, BİZZAT İSLAM'IN KENDİ BÜNYESİ TEHDİT ALTINDADIR"

Üzerinde duracakları birinci konunun bütün dünyada İslam dini, Müslümanlar ve İslam coğrafyasının içinden geçtiği zorlu süreçlerle ilgili olacağını ifade eden Görmez, "Bugün, İslam ve Müslümanlar pek çok yerde haksız ve insafsız bir saldırının muhatabıdır. Yüce Dinimizin rahmet yüklü mesajı ile insanlığın arasına girmek maksadıyla ta Haçlı seferlerinden beri varlığını sürdüren menhus bir mekanizma, emellerine hiç mi hiç ara vermemiştir. Bugün de aynı şekilde İslamofobiyi körükleyerek İslam'ı ve Müslümanları içinde yaşadığımız yüzyıldan, bu mübarek topraklardan, kısaca tarihten ve sosyolojiden çıkarmak isteyenler mevcuttur ve ne yazık ki bu kirli amaç sahiplerinin kendilerine destek bulma konusunda içimizden de paydaş bulmakta sıkıntı çekmemeleri hayli manidardır. Bugün, sadece İslam dünyası değil, sadece Müslümanlar değil, bizzat İslam'ın kendi bünyesi tehdit altındadır. Bugün, İslam'ın genleriyle ve Müslüman coğrafyanın fay hatlarıyla oynanmaktadır. Bugün, bir din olarak, kültür ve medeniyet olarak İslam var olmak ile yok olmak arasında bir mücadeleye mecbur bırakılmıştır. Her geçen gün daha da tahripkar hale gelen bu durum karşısında sessiz çoğunluğun vicdanı yaralanmış, yürekler bu acıyı taşıyamaz hale gelmiştir. Ümmetin hafızası zedelenmiş, Müslüman nesillerin bilinçleri yaralanmıştır" dedi.

"1979 İLA 2010 YILLARI ARASINDA, İSLAM DÜNYASINDA, TOPLAM 11 MİLYON MÜSLÜMAN ÖLDÜRÜLDÜ"

"Uluslararası kuruluşların, münhasıran İslam İşbirliği Teşkilatı'nın hazırladığı raporlara göre: 1979 ila 2010 yılları arasında, İslam dünyasında, toplam 11 milyon Müslüman öldürüldü" diyen Görmez, konuşmasını şöyle sürdürdü:

"60 milyon Müslüman sakat bırakıldı. Sadece 1990 ila 2009 yılları arasında, İslam dünyasında, 34 bin 906 devlet adamı; 127 bin iş adamı, 2 bin 411 kanaat önderi katledildi. 23 bin büyük ölçekli ticari işletme yok edildi. 1979 yılından bugüne, sadece Afganistan'da, işgallerde, toplam 4 milyon Müslüman Afganlının öldürüldüğü bilinmektedir. 7 Milyon Afganlı Müslüman ileri düzeyde sakat kalmıştır. Sovyetler Birliği ve ABD'nin işgalleri, Afganistan'da, beş Afganlıdan birinin ileri derecede sakat kalmasına yol açmıştır. Keza, ABD'nin son Irak saldırılarında toplam 1 milyon 300 bin kişi öldürüldü. 3,5 milyon Irak'lı sakat kaldı. Suriye'deki iç savaşta şimdiye kadar en az 250 bin kişi hayatını kaybetti. İsrail'in, sadece son Gazze büyük saldırısında, 2 bin 147 kişi öldü. Ağır yaralıların zaman içindeki ölümleri bunun dışındadır. Yaklaşık 23 bin Gazzeli, geçtiğimiz Ramazan'ı çadır dahi bulamaz bir halde sokakta geçirdi. Onlarca okul, hastane tahrip edildi. Geçen bunca süreye rağmen Gazze'de kuşatma kaldırılmadığı, aksine daha da güçlendirildiği için yardım, onarım ve iyileştirme yapılamıyor. Son verilere göre dünya 2,2 milyar çocuk nüfusu sahip ve bunların 150 milyonu yetim, bakıma ve korunmaya muhtaç çocuklar. Özellikle İslam coğrafyası içerisinde süren savaşlar yetim üretme fabrikasına dönüşmüş durumdadır. Bunun yanında Irak'ın ve Şam'ın tarih boyunca sahip olduğu ve muhafaza ettiği sosyal, kültürel ve dini dokunun işgal ve istibdat eliyle yok edilmesi tüm İslam dünyasına örneklik eden, Abbasiler döneminden itibaren farklı dini anlayışları birlikte yaşatan bu toprakları bağnazlık ve şiddetin boy verdiği bir fideliğe dönüştürmüştür."

"DAİŞ VE BENZERİ HAREKETLER, İSLAM'IN FARKLI YORUMLARINDAN OLUŞAN TUHAF VE İLGİNÇ BİR KOLAJLAMAYLA MÜSLÜMANLARIN BÜTÜN DİNİ DUYARLILIKLARINI REHİN ALMIŞ"

Sünni kardeşleriyle ortak bir dil geliştirmekte başarılı olan Kazımiye ve Necef-i Eşref Şiiliği tarihten silindiğini söyleyen Görmez, "Aynı felaketler bilad-ı Şam'da tarih boyunca egemen olan tarihi, dini, kültürel dokunun başına da geldi. Bugün DAİŞ ve benzeri örgütlerin üremesini hazırlayan ve gelişmesine hız kazandıran en önemli sebep budur. Bütün bu olup bitenler bir şiddet kültürü oluşturmuş durumdadır ve bunları sadece dine yüklemek hiçbir hakikatle bağdaşmaz. Üzülerek belirtmek isterim ki dün el-Kaide bugün Daiş sadece bunun birer neticesinden ibarettir. En başta Daiş ve benzeri hareketler, İslam'ın farklı yorumlarından oluşan tuhaf ve ilginç bir kolajlamayla Müslümanların bütün dini duyarlılıklarını rehin almış, ürettiği nahoş imajlarla İslam'ı yeryüzü ölçeğinde kanlı bir din olarak takdim etmekte sınır tanımamıştır. Bu tür hareketlerin tek sermayesi araçsallaşıtırılmış din ve acımasızca kullandığı silahlardır. Oysa insanlara rahmet vaad etmeyen, huzur ve sekinetvaad etmeyen, tüm insanlığı Din-i Mübin-i İslam'dan soğutan hareketlerin hiçbir değeri yoktur. Unutmayalım ki İslam herkes için, inanan inanmayan herkes için rahmettir. Elbette biz olayın siyasi, politik ve uluslararası boyutunun farkında olacağız bu toplantıda dini, manevi ve ahlaki cephesiyle ilgileneceğiz. Bilhassa terör ve tedhiş hareketlerinin temel felsefesi ve dini argümanlarıyla birinci dereceden alakadar olmak zorundayız. Modern zamanlarda ortaya çıkan bu nevzuhur dini yapı; İslam'ın cihanşümul hak ve adalet anlayışına, sevgi, şefkat ve rahmet mesajına gölge düşürmüş, medeniyet yürüyüşünü sekteye uğratmış, Batı dünyasında İslamofobik korkuların oluşmasına sebep olmuş ve medeniyetler arası çatışma üretmek isteyen görüş ve çıkar odaklarının aracı haline gelmiştir. Tarihin hiçbir döneminde İslam medeniyetinde baskın olmayan, şaz ve marjinal kalan bu anlayış, önceleri tamamen selefe ve dini metinlere bağlılığı ifade ederken Moğol istilasıyla birlikte bir eylem ve hareket alanına kavuşmuştur. Daha sonraları Osmanlı Devleti'nin dağılma sürecinde dahili ve harici etkenlerle siyasal bir zemin bularak varlığını korumuş; hatta bazı devletlerin ideolojisi haline gelmiştir" ifadelerini kullandı.

"BÖLGESEL DİNAMİKLERİN DE ETKİSİYLE HIZLA GENİŞLEYEN BU HAREKET, ULUSLARARASI STRATEJİLERİN DE BİRER PARÇASI OLARAK BUGÜN NAMLUSUNU MÜSLÜMANLARA YÖNELTMİŞ DURUMDADIR"

Görmez, konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Afrika'nın sömürgeleştirilmesi, Afganistan işgali, Bosna ve Çeçenistan savaşları, Körfez Savaşları, Irak işgali ve Suriye'de yaşanan trajedi gibi İslam dünyasının dini ve kültürel fay hatlarını sarsan büyük acılardan sonra bu anlayış sömürge, şiddet, savaş, işgal ve istibdatların gölgesinde yetişen "yaralı bilinçlerin" ve "ölümcül kimliklerin" hatta Batı'da varlıkları ve kimlikleri yok sayılarak ötekileştirilen genç kuşakların, uğruna canlarını verdikleri ve insanları hunharca katlettikleri bir kurtuluş ideolojisine dönüşmüştür. İslam dünyasının sorunlu bölgelerinde varlığını kuvvetlendiren bu anlayış, İslam'ın ilk fitne hadiselerinde ortaya çıkan harici unsurların düşünce, tavır ve diliyle birleşince bugün itibariyle Müslüman toplumlar ve İslam'ın bekası açısından en büyük sorun haline gelmiştir. Bölgesel dinamiklerin de etkisiyle hızla genişleyen bu hareket, uluslararası stratejilerin de birer parçası olarak bugün namlusunu Müslümanlara yöneltmiş durumdadır. Bu anlayışa göre hakikat "selef" adı verilen sadece ilk üç neslin inhisarındadır. Ancak zamanla modernitenin etkisiyle ihdas ettikleri kendi hakikatlerini, ilk üç nesle izafe ettiklerinin farkında değildirler. Kendi hakikatlerine ve dini anlayışlarına inanmayanları, İslam'ın ana yolunun tarih boyunca prensibi olan "ehl-i kıble tekfir edilmez" düsturunu yok sayarak kolaylıkla kafir ilan eden bu zihniyet, kendi dışındaki bütün inanış ve mezheplerle savaşmayı cihad olarak kabul etmeye başlamıştır. Halbuki ahlak ve hukuk tanımayan hiçbir savaşa cihad denemeyeceği açıktır. Bunlara göre halefin yani sonraki nesillerin Kur'an ve Sünnet yanında akla, re'ye, içtihada yer veren dini anlama metotları geçerli değildir. Kitap ve Sünnet'i okuma ve hayata tercüme etmede belli bir usül ve metodoloji takip ederek oluşan mezhepler ve tarih boyunca medeniyet üreten bütün düşünce okulları ehl-i bidat; irfan geleneğimizin deruni dini tecrübesini yaşayan bütün tasavvuf mektepleri de ehl-i dalalettir. Bütün tekkeler, zaviyeler, Hüseyniyeler, türbeler, tarihi eserler, yıkılması ve tahrip edilmesi gereken birer şirk unsuru olarak kabul edilmiştir. Bu düşüncede Allah'ın cemal sıfatının bir tezahürü olarak İslam medeniyetinin var ettiği bilim, sanat, estetik, edebiyat, bediiyat ve mimarinin herhangi bir yeri yoktur. Kullandıkları terminoloji Müslümanların ıstılahlarından kolaycı ve sathi bir şekilde devşirilmiş İslam'a yabancı bir lehçedir. Dini referansları bağlamından kopararak doğrudan birer kanun metni gibi algılayan, Kur'an'la ilişkisi lafzi ve harfi, Sünnetle ilişkisi zahiri ve şekli olan, Allah'ın insana bahşettiği akıl ve istidatları vahyin karşısına koyarak reddeden bu anlayış, tarih boyunca İslam'ın ana yolunu temsil eden Ehl-i Sünnet yorumunu kendi tekeline alma iddiasıyla kendileri dışındaki bütün Müslümanları ötekileştirerek mezhep çatışmalarına zemin hazırlamış, medeniyet içi bir çatışma isteyen siyasal mühendisliklere hizmet eder hale gelmiştir. Ayrıca bu anlayış, ibadetlerdeki içtenliğin yaşanması, Allah sevgisinin mahlükata şefkat olarak yansıtılması, yaratılanın Yaratandan ötürü hoş görülmesi gibi ahlaki hassasiyetlerin kaybolup gitmesi, onun yerine, din adına baskı, şiddet ve zulüm üretilmesi gibi yanlış sonuçlar doğurmuştur. Başından beri İslam medeniyetinin bir emaneti olarak kabul edilen ve Müslümanlarla birlikte yaşama ahlakı ve hukuku çerçevesinde iç içe olan ehl-i kitap ve diğer dini azınlıklar üzerinde korku üreten, asırlardan beri Müslümanlardan iyilikten başka bir davranış görmeyen Ezidileri katleden ve sürgün eden bu zihniyetten dolayı ne yazık ki barış ve esenlik dini olan İslam, şiddet ve terörle yaftalanmaya, İslam toprakları da selam ve eman yurdu olmaktan uzaklaşmaya başlamıştır."

"BÜTÜN HARİCİ ETKENLERE, HER TÜRLÜ KOMPLO VE MANİPÜLASYONA RAĞMEN İSLAM ÜMMETİ BU VAKIANIN İÇ SEBEPLERİ ÜZERİNE YOĞUNLAŞMALI, DAİŞ VE BENZERİ YAPILARI DOĞURAN DÜŞÜNCELER ÜZERİNDE DURMALIDIR"

"Binaenaleyh bütün harici etkenlere, her türlü komplo ve manipülasyona rağmen İslam ümmeti bu vakıanın iç sebepleri üzerine yoğunlaşmalı, Daiş ve benzeri yapıları doğuran düşünceler üzerinde durmalıdır" ifadesini kullanan Görmez, "İslam dünyasının hemen her bölgesinde farklı adlarla ortaya çıkan ve Müslümanlara hayatlarını zehir etmeyi kafalarına koymuş bu ve ve benzeri "tekfirci" eğilimler sadece "dış mihrakların komplosu" denilerek geçiştirilemez. Velev ki komplodur, "peki bu komplonun tutmasında bizim bünyemizin hiç mi zaafları yoktur?" suali sorulmalıdır. Bu anlayış karşısında bugün her Müslüman bireyin, her Müslüman alimin ve her dini kurumun üstleneceği bir sorumluluk, yerine getireceği bir görev vardır. Bugün, basiretimizi canlandırmaya, bizden kaynaklanan sorunları bütün boyutlarıyla birlikte gecikmeden ele almaya ve hiç kuşkusuz bizi içeriden vuran haince tezgahlara karşı da yüksek bir bilinçle teyakkuz halinde adımlar atmaya ihtiyacımız var. Sağlıklı bilgi yollarını açmak, genişletmek ve herkes için ulaşılabilir bir örneklik içinde hayata katmak zorundayız. Merhamet bizim şanımızdır, iz'an bizim adalet tarzımızdır. Bunları kaybetmeyi göze alamayız. Bütün bir Diyanet teşkilatı İslam'ın yüksek ideallerini pervasızca tehdit edip yok eden bu ve benzeri yapılara karşı her düzeyde aziz milletimize ulaşmaya ve halkımızı Kitab-ı Mübin'in idrak haritasına daha fazla yakınlaştırmak için çabalarını arttırması gerekir. Bu bağlamda Daiş'in aldatarak bünyesine kattığı gençlerin, hangi ülkeden olursa olsun bizim evlatlarımız olduğunu unutmadan, terör ve şiddet zihniyetiyle mücadele ederken, bunların aldattığı zümrelere temas edilmeli, hakikate ulaşmaları için çabalar arttırılmalıdır" şeklinde konuştu.

"BUGÜN, İSLAM DÜNYASININ İÇİNDEN GEÇTİĞİ VAHİM SÜREÇ HEPİMİZİ DERİN ÜZÜNTÜLERE GARK EDERKEN, SAYISIZ İNSAN GÖÇE ZORLANMAKTADIR"

Üzerinde durulacak ikinci konunun ise göç meselesi olduğunu bildiren Görmez, "Bugün, İslam dünyasının içinden geçtiği vahim süreç hepimizi derin üzüntülere gark ederken, sayısız insan göçe zorlanmaktadır. Bugün, İslam beldeleri ekseriyeti itibariyle selam ve eman yurdu vasfını kaybettiği içindir ki, nice mazlum mümin kardeşimiz, kendilerinin ve masum çocuklarının canını kurtarmak gayesiyle bir zamanlar eman ve selam olmadığından daru'l-harb olarak adlandırılan ülkelere sığınma umuduyla, hem de ölümü göze alma pahasına namüsait teknelere doluşarak uzak denizlere açılmakta ve nice canlar denizlerde heder olmaktadır. Artık Akdeniz sadece bir mülteci mezarlığına değil; aynı zamanda vicdan ve merhamet mezarlığına da dönüşmüştür. Dini ve milliyeti ne olursa olsun İslam aleminin bütün mazlumlar için bir selam ve eman yurdu olması gerekirken, İslam ülkeleri ahalisi bugün, kendi ülkelerinden kaçarak Batı dünyasının kalpsiz sinesinde eman arayacak hale gelmişse her şeyden önce her birimizin bunun üzerinde düşünmesi gerekmektedir. Bugün, dünyanın farklı coğrafyalarında kesintisiz devam eden göç, ülkemizin de yabancı olmadığı bir vakıadır. Yurdumuz, 15. yüzyılda İspanya'dan sürülen Yahudilere; İran-Irak savaşı, Filistin işgali, Afganistan ve Çeçenistan savaşları gibi insanlık dramlarıyla evlerini terk eden dindaşlarımızdan, Balkanlarda ve Kafkasya'da Rus rejiminin dayatmalarından kaçarak yurdumuza sığınan soydaşlarımıza kadar birçok mülteciye sığınak olmuştur. Bölgesel sorunlar nedeniyle son yıllarda ülkemiz tam anlamıyla bir hicret yurduna dönmüş, Suriye'den ülkemize birçok ilimizin nüfusundan fazla hatta bazı ülkelerin nüfusunu da aşacak şekilde iki milyona yakın mazlum sığınmıştır. Her göç aslında trajiktir. Göçen kendi dünyasını geride bırakmıştır, ayrılış hüzünlüdür. Karşılayan yeni gelene bir alan açmakla mükelleftir. Bütün bunların yüce ve mukaddes karşılıklarını İslam'ın şanlı hicret tecrübelerinde bulabilir, kendimize sağlıklı bir atıf zinciri oluşturabiliriz" dedi.

"DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI VE TÜRKİYE DİYANET VAKFI OLARAK 20 BİN SURİYELİ ÖĞRENCİMİZ VAR"

"Bugün, Suriye'den, Ortadoğu coğrafyasından hicret eden ve bizden Ensar yakınlığı bekleyen milyonlarca kardeşimiz bizim misafirimizdir" diyen Görmez, "Göçmen kardeşlerimiz bizim için din dilindeki adlarıyla muhacir olarak anlam kazanmaktadır. Biz bu kardeşlerimizle yüz yıllarca aynı tarihi, aynı kültürü, aynı coğrafyayı ve aynı değerleri paylaştık. Geçmişten bugüne aynı medeniyet havzasında birlikte var olmuş kardeş topluluklar olarak silinmez hatıralar biriktirdik. Biz bugün Suriye diye tabir ettiğimiz Diyar-ı Şam ile sadece komşu değil, aynı zamanda kardeş ve akraba olarak beraber sevindik, beraber üzüldük, beraber güldük, beraber ağladık. Aynı atmosferi soluyup bu coğrafyayı birlikte imar ettik. Artık evrensel bir mesele haline gelmiş; bütün dünyadaki vicdan sahiplerinin gönlünü yaralayan ve bir insanlık dramına dönüşen göç ve iltica meselesini dini açıdan ele almak mecburiyeti vardır. Zira yeni göç hareketlerinin ve bunların dini hayata etkilerinin boyutlarını bilmek durumundayız. Kendimizi, bilgimizi, kadromuzu, projelerimizi buna göre güncellemek zorundayız. Biz bu toplantıda göç sorununu bütün boyutlarıyla ele almak ve muhacir kardeşlerimiz için Diyanet olarak neler yapabileceğimizi enine boyuna tartışmak niyetindeyiz. Burada iftiharla belirtmek isterim ki Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı olarak 20 bin Suriyeli öğrencimiz var. Onlara öğretmenler bulduk. Ders materyalleri sağladık. İaşe ve ibatelerini karşıladık. Ülke çapında pek çok Kur'an kursunda bir Suriyeli sınıfı açtık. Suriyeli alimlerin bilgisinden istifade etmeye çalıştık. Ancak bütün bunlar yeterli değil. Gönül ister ki öğrenci sayımız 200 bin olsun. STK'larımızın işbirliği ile bu hedefe ulaşmak mümkündür. Biz tecrübemizi ve imkanlarımızı paylaşmaya hazırız. Her ilde müftülerimiz bu koordinasyonu yapmaya hazırdır. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak elimizden geleni hatta daha fazlasını yapmak için bilumum seferberiz. Ancak hareketlilik çok yoğundur ve yetersizliklerimiz daha çok işin sosyolojik boyutuna yetişememekten kaynaklanmaktadır. Suriyeli misafirlerimize yönelik hizmetlerimizi daha düzenli ve kaliteli bir şekilde sunabilmek için acilen "Koordinatör Müftülük" ihdas edilmesine ihtiyacımız olduğunu buradan tekrar ifade etmek isterim" ifadelerini kullandı. - ANKARA
17 Ağustos 2015 Pazartesi 13:35

Suriye, Diyanet İşleri Başkanlığı, Mehmet Görmez, Politika, Güncel