BAE'nin Orta Doğu'da demokratikleşme karşıtı politikaları başarısız olmaya mahkum

Orta Doğu'da demokratik hakların bölge halkları tarafından en güçlü biçimde talep edildiği dönem olarak 2010 yılında başlayan Arap ayaklanmaları süreci gösterilebilir.

Orta Doğu'da demokratik hakların bölge halkları tarafından en güçlü biçimde talep edildiği dönem olarak 2010 yılında başlayan Arap ayaklanmaları süreci gösterilebilir. Uzun yıllar baskıcı rejimler altında yaşayan kitleler, bu yönetimlere karşı ayaklanarak demokratik yönetim sistemlerine geçilmesini istemişlerdi. Tunus'tan başlayıp, Libya, Mısır, Yemen, Suriye ve Bahreyn gibi ülkelere yayılan reform talepleri kısa süre içerisinde, uzun yıllardır yönetimi elinde tutan statükocu iktidarların görevlerinin sonlanması taleplerine dönüşmüştü. Bu gelişmeler hem bu ülkeleri ve hem de bölgedeki statükonun devamını arzulayan aktörleri ciddi anlamda rahatsız etmişti.
Rejimlerinin meşruiyetini baskıya dayandıran, hidrokarbon rezervlerinin ihracı sonucunda rekor düzeyde gelirler elde eden ve Batılı ülkelerle geliştirdiği stratejik işbirliği sayesinde güvenlik şemsiyesi edinen Körfez monarşileri, Arap devrimlerinin karşısında durmayı, temel dış politika stratejileri olarak belirlemişti. O döneme kadar Körfez ülkeleri arasında sınırlı dış politika angajmanlarıyla bilinen Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) bu dönemin en agresif aktörlerinden biri haline geldi. Uzun yıllar bölgesel konularda tarafsız ve müdahaleci olmayan dış politika kültürünü benimseyen Abu Dabi, Arap devrimlerini müteakip süreçte aktif, müdahaleci ve agresif bir dış politika çizgisi izlemeye başladı. BAE'nin Arap devrimleri sırasında Mısır, Yemen, Suriye ve Libya gibi ülkelerdeki halk hareketleri karşısında gösterdiği statükocu ve karşı-devrimci tutum, geçen yıllara rağmen değişmedi. Gelinen noktada BAE'nin demokratik dönüşümleri engellemeyi ve meşru yönetimlerden ziyade otoriter ve baskıcı rejimleri öncelemesi, karşı-devrim süreçlerinde görüldüğü gibi, günümüzde de Sudan, Cezayir, Tunus ve Moritanya gibi ülkelere yönelik politikalarında gün yüzüne çıkıyor.
BAE'nin 2010 sonrası dış politikası karşı-devrim hareketlerinin lokomotifi olarak resmedilirken, bu dış politikanın merkezinde demokrasi karşıtı hareketlerin/yönetimlerin desteklenmesi yatıyor. BAE'nin bu politikası askeri diktatörlüklerin kurulmasına, ayrılıkçı hareketlerin finanse edilmesine ve ülkelerin merkezi yapılarının kırılgan hale getirilmesine zemin hazırladı. Orta Doğu bölgesinde demokrasi karşıtı hareketlerin timsali haline gelen BAE'nin, monarşinin devamlılığını Batılı ülkelerle stratejik işbirliklerine dayandırmış olması da trajikomik bir ikileme işaret ediyor. Demokrasinin küresel düzlemdeki "havarisi" olan Batılı ülkelerin, demokrasi karşıtlığını merkezine alan BAE ile kurmuş oldukları stratejik ilişki ağları da bu ülkelerin içinde bulundukları ikilemi resmediyor.
Bu durumun en açık örneklerinden biri Mısır. Mısır'da 25 Ocak 2011'de başlayan devrimci gösterilerin ciddi bir hal alması üzerine, 30 yıllık Hüsnü Mübarek iktidarının sona ermemesi adına girişimlerde bulunan BAE liderliği, Mübarek'e doğrudan ulaşarak "devrimciler karşısında pes etmemesini" telkin etmişti. Gösterilerin en yoğun günlerinde Mısır'a gelen BAE dışişleri bakanının Mübarek'e kendisi için hazırlanan çıkış stratejisini ilettiği iddia edilmişti. Mübarek'e devrilmesi durumunda BAE'ye kaçabileceği söylenirken, bunun en son seçenek olduğu da vurgulanmıştı. Mübarek yönetiminin devamı konusunda başarılı olamayan BAE, Mısır'a yönelik bir sonraki adımında riske girmedi; 2013 yılında Mısır'da seçilmiş ilk sivil Cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi'nin General Abdulfettah es-Sisi tarafından darbeyle devrilmesi sürecinde önemli bir rol oynadı. Darbeyi gerçekleştirecek sivil ve askeri güçlere gerek darbe öncesi gerekse sonrasında finansal destekte bulunan BAE, Mısır'da demokratikleşme adına devrim sonrası elde edilen tüm kazanımların yok edilmesindeki en önemli aktörlerden biri olarak gösterilebilir.
BAE'nin bölgedeki demokratikleşme girişimleri karşısındaki tutumu Libya, Yemen ve Suriye gibi çatışma yaşanan ülkelerde de kendisini gösteriyor. Halihazırda merkezi otoritenin Arap devrimleri sebebiyle kırılgan hale geldiği Yemen'de güney vilayetlerdeki ayrılıkçıları destekleyen BAE, Güney Geçiş Konseyi'nin kurulmasına finansal ve askeri desteğiyle ön ayak oldu. Yemen'in zaten kırılgan olan siyasi yapısına daha büyük bir darbe indirme potansiyeli olan bu ayrışma, ülkedeki çatışma ortamının derinleşmesine neden olabilir. Fakat BAE'nin böyle bir endişesi yok; o güneyde kurulacak olan yönetimin kendisine sadık bir çizgi izlemesini temin etmeye öncelik veriyor.
Benzer bir durum Libya için de geçerli. Muammer Kaddafi'nin ölümünün ardından Libya'da kurulan Trablus merkezli meşru yönetimi kendi çıkarları açısından riskli bulan BAE, bu ülkede de Mısır'dakine benzer bir askeri yapılanma oluşturma hedefi güttü. Bu nedenle Ulusal Mutabakat Hükümeti'ni (UMH) desteklemek yerine ülkenin doğusunda askeri bir milis gücünü kontrol eden gayrimeşru Halife Hafter güçlerine destek olan BAE, bu uğurda askeri ve diplomatik her türlü imkanı seferber etmekte. Libya'da UMH öncülüğünde kurulabilecek demokratik yapının başarılı olamaması, BAE'nin Libya'daki temel stratejisi. Son dönemde jet yakıtları, özel timler ve Afrika'dan gönderilen paralı askerlerle gayrimeşru güçlerin lideri Hafter'e yönelik desteğini rekor düzeylere ulaştıran BAE, Nisan-Mayıs aylarında UMH'nin etkin ve caydırıcı taarruzları sayesinde Hafter'in geri çekildiğini görmek durumunda kaldı.
Arap devrimleri sürecinin en kanlı gelişmelerine sahne olan Suriye'de ise BAE'nin ülkede binlerce insanın ölümünden ve milyonlarcasının yer değiştirmesinden sorumlu olan Beşşar Esed rejimini desteklemeye başlaması, Suriye konusunda da BAE'nin demokratik bir ajandasının olmadığını ortaya koyuyor. Bu çerçevede Şam'daki büyükelçiliğini tekrar aktif hale getiren BAE, bir taraftan Esed rejiminin Arap Birliği'ne geri gelmesi için yoğun çaba harcıyor, diğer taraftan da rejimin varlığını sürdürebilmesi için finansal yardım paketleri açıklıyor. BAE Esed'e İdlib'de Türkiye karşıtı saldırıları tekrar başlatması halinde 3 milyar dolarlık finansal yardım yapacağını Ulusal Güvenlik Müsteşarı Tahnun bin Zayid'in yardımcısı Ali eş-Şemsi aracılığıyla iletse de ABD ve Rusya'nın fark etmesi üzerine bu planın uygulanması imkansız hale geldi.
Son zamanlarda Sudan'da, Fas'ta, Cezayir'de, Tunus'ta ve Moritanya'da da aktif taraf olmaya başlayan BAE, Sudan'da 30 yıldır hüküm süren Ömer el-Beşir'in devrilmesinden sonra ülkede geçici olarak kontrolü sağlayan askeri yönetimle ilişkilerini iyi tutmuş ve Suudi Arabistan'la birlikte 3 milyar dolarlık bir finansal destek paketi göndermişti. Son dönemde Cezayir de Müslüman Kardeşler, Körfez krizi ve Libya'daki iç savaş konularında BAE ile ters düşmesi sebebiyle Abu Dabi'nin hedefi haline geldi. BAE Cezayir'de özellikle son dönemlerde teşekkül eden devlet-silahlı kuvvetler-istihbarat ağını çeşitli aktörler aracılığıyla etkilemeye çalışıyor ve bu ülkedeki muhtemel demokratik dönüşüm girişimini baltalıyor.
Arap Baharının demokratik sonuçları açısından belki de en önemli ülkesi olan Tunus'a karşı son dönemlerde etkili önlemler almaya çalışan BAE, Nahda Hareketi'nin lideri ve Meclis Başkanı Raşid Gannuşi'yi itibarsızlaştırma yoluna giderek Tunus halkının meşru taleplerine gem vurmaya çalışıyor. Mağrip bölgesi ülkesi Fas ile de son dönemlerde bir takım diplomatik krizler yaşayan BAE, yine Moritanya'da da siyasal süreçleri kendi lehine etkileyebilmek adına finansal yardımlarını bu yöne çevirdi. BAE böylelikle Moritanya'yı kendi bölgesel hevesleri çerçevesinde yanında tutmaya çabalıyor.
Orta Doğu'daki bu müdahaleci politikalarının halklar nezdinde destek görmemesi ve itibarsız kabul edilmesi, BAE'nin agresif dış politika stratejisinin sürdürülebilir olmadığının en büyük emarelerinden birini oluşturuyor. Haziran 2019'da Yemen'deki askeri varlıklarını azaltacağını açıklayan BAE, Şubat 2020'de tüm askeri personelini geri çektiğini duyurarak bu ülkedeki aktif angajmanını geçici ve stratejik bir kararla da olsa sona erdirdi. Bu durum BAE'nin Yemen özelinde "vites küçülttüğü" şeklinde yorumlanabilir. Halihazırda BAE destekli ayrılıkçıların öz yönetim ilanının da gerek Yemen'deki diğer valilikler ve gerekse Yemen halkı tarafından kabul görmemesi, BAE'nin bölgesel politikalarının sınırlarını gösteriyor.
Öte yandan gerek Katar'a yönelik abluka süreci gerek İran'ın aktif dış politikasının dizginlenmesi isteği gerekse de Türkiye'nin bölgesel nüfuzunun artmasının engellenmesi yönündeki hedeflerinin hiçbirine ulaşamayan BAE'nin, kapasitesinin çok üstünde bir dış politika hamlesine kalkıştığı ve buradan başarılı çıkmasının mümkün olmadığı görülüyor. Buradan hareketle, BAE'nin bu demokrasi karşıtı tutumunu sonlandırması ve bölgede demokratik dönüşümleri gerçek anlamda teşvik etmesi, kalkınmış, müreffeh, istikrarlı ve barış içinde bir Orta Doğu için hayati önem taşıyor. BAE'nin demokratikleşme karşıtı tutumunu sonlandırarak bölgedeki demokratik dönüşümleri desteklemesi, bugün olmasa da kısa vadede, kendi nüfusunun bu yöndeki talepleri karşısında hazırlıklı olmasını da sağlayacaktır.
Son olarak, İsrail'in dahi Türkiye ile yakınlaşma yönünde girişimlerde bulunduğu bir konjonktürde, Abu Dabi'nin Ankara'yı bölgesel politikalarının hedefine yerleştirmesinin, sadece BAE dış politikasının kırılganlığını artıracağı söylenebilir. Benzer bir durum Katar ve İran'la yaşanan rekabet için de geçerli. Bu ülkelere karşı hasmane tavrını devam ettiren BAE'nin bu tutumu, bölgesel ayrışmaların derinleşmesine ve sorunların kronik hale gelmesine neden olacaktır. Bu nedenle Türkiye, Katar ve İran gibi ülkelerle çatışma yerine işbirliği dilini benimsemesi Abu Dabi'nin çıkarlarına hizmet edecektir.
[Orta Doğu siyaseti, Arap devrimleri, Mısır'daki devrim süreci ve Körfez siyaseti konularında uzman olan Doç. Dr. İsmail Numan Telci, Sakarya Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü ve Orta Doğu Enstitüsü'nde öğretim üyesi olarak çalışmakta, aynı zamanda ORSAM Başkan Yardımcılığı görevini yürütmektedir]

Kaynak: AA
27 Mayıs 2020 Çarşamba 14:31

Son Dakika