Dünya Kupası Sona Erdi, Filmstudio'da Futbol Bitmedi

2014 Dünya Kupasından sinemaya futbolun hayatımıza etkisini sinema yazarı Kerem Akça analiz etti.

Futbol FENA HALDE HAYATA BENZER

4 yılda bir düzenlenen, 12 Haziran'da başlayıp 13 Temmuz'da sona eren FIFA Dünya Kupası 4. kez Almanya'nın oldu. Dünya Kupası'na paralel olarak sinema tarihindeki futbol filmlerini, futbolun hayatımıza olan etkisini sinema televizyon sektörünün ilk dijital dergisi Filmstudio'nun dördüncü sayısında dergimizin Sinema Yazarı Kerem Akça analiz etti. Kerem Akça'nın yazısını aşağıdan okuyabileceğiniz gibi www.filmstudiodd.com adresinden de daha fazlasına ulaşabilirsiniz.

FUTBOL FENA HALDE HAYATA BENZER

Brezilya'da sona eren 2014 Dünya Kupası'na paralel olarak sinema tarihinde hak ettiği yeri bulamayan futbol filmlerini ele aldık. Meraklısı için hatırlatalım, 12 Haziran'da başlayan turnuva, 13 Temmuz'daki finalle noktalandı.

Spor filminin alt türü olarak anılan 'futbol filmi'; 'boks filmi', 'basketbol filmi', 'araba yarışı filmi', 'Amerikan futbolu filmi', 'beyzbol filmi' gibi alt türlerle akrabalık kurmuştur. Yıllar boyu bir sektörün 'sembolik bakış açısı' üzerinden canlanmasıyla değer arz etmiştir. Bu temeller üzerine kurulan, 'başarı/başarısızlık' kaideli omurga ise dönemine ayna tutarak, zamanın ruhuna ayak uydurmuştur. Bunu yapamayanlar çabucak unutulup gitmiştir.

HALEN BİR 'KAZANMA HIRSI' ÜREMEDİ

Zira bugünlerde futbolcu hikayesinin ötesinde taraftarıyla, antrenörüyle, başkanıyla, rakibiyle, basınıyla, scout'ıyla (futbolcu gözcüsü) veya (ve) şike öneren köstebeğiyle yürüyebilen bir 'dramatik yapı' şarttır. Artık bir futbolcunun başarı, yükseliş, sınıf atlama öyküsünü kavramak, genel geçer kurallarıyla demode, hantal kalabiliyor. Alt türün perdeye uyumunu ve diğer alt türlerle dirsek teması kurma gereğini düşününce 'tek başlı formül' 80'lere daha uygun duruyor. Bütün spor dallarının aynı sancıyı çektiği yedinci sanat bu açıdan anılmaya açık.

Ama örneğin 'kara film' dolgulu boks filmi becerisi "Kızgın Boğa" ("Raging Bull", 1980) gibi önemli yönetmenlerin el attığı bir futbol filmi de yok. Öte yandan Oliver Stone'un dahiyane Amerikan futbolu filmi "Kazanma Hırsı"nda ("Any Given Sunday", 1999) her şeyin sporun ötesinde geliştiği, dişlileri olan acımasız bir sektörün, bir fabrikanın varlığına dikkat çekmişti. Paranın nerelerde döndüğü basından şan-şöhret dünyasına, dopingten rekabete, kız arkadaştan patronlara uzanan adeta 'epik' bir şablon belirlemişti.

FUTBOL BİR TAKIM SPORU

Futbol ise daha ziyade 'Akdeniz', 'Latin' ya da 'holigan' kültürüyle anılan bir kavram. ABD'de çok fazla yer bulamıyor. Bulursa da okullardaki takımlarda olup bitenler perdeye sızabiliyor. Öte yandan İspanyol fabrika işçilerine odaklanan dokunaklı "Güneşli Pazartesiler"de ("Los Lunes Al Sol", 2002) 'stada bakan çayırdan maç izleme' algısı ruhumuzu okşarken, Arjantin'den çıkan "Gözlerindeki Sır"da ("El Secreto De Sus Ojos", 2010) stada tepeden giren kameranın aldığı plan sekansla 'sinemanın görsel zihni'ne miras bırakma olanağı bulabiliyor.

Türkiye'de 'Hababam Sınıfı' serisinde takım rekabeti her şeyi etkisi altına alabildiği gibi "Çakallarla Dans"ta (2011) bir şike çetesinin halı saha turnuvasına damga vurduğu görülebiliyor. İngiltere'de ise "Kundakçı"nın "Incendiary" (2010) terör olayı arka planından 'beklenmedik eş/çocuk ölümü sancısı' salgılaması bir yana, tek mekan/kapalı alan gerilimi "Locke"de (2013) yetenekli bir savunmacının attığı iki golle mucize yaratılması da ayrı bir 'birleşme' profili…

Bunun sebebi 'futbol filmi' kalıplarına girmeyen birçok eserin de, 'stadyum', 'maç', 'şike' gibi motifleri kullanan bir 'sosyolojik' arka plana sahip olması. Bokstaki gibi işin 'bireysel varoluş'un ötesinde şekillenmesi böylesi örnekleri doğuruyor. Zira karşımızda esasen, basketbol, Amerikan futbolu ve beyzbol gibi bir takım sporu var.

HANGİ ŞABLONLARA BAĞLI KALIYOR?

Futbolda da takım olmak, baştakilerin ve arkadaşların katkısıyla motivasyon kaynağı. Bu alt türün yaşayışına baktığımızda karşımıza sayısız 'alt-alt tür' ya da 'formül' çıkabiliyor. Bunlar, 'futbolcu filmi', 'futbol takımı filmi', 'gerçek futbolcu biyografisi', 'amatör futbolcu filmi', 'taraftar filmi', 'teknik direktör filmi', 'hakem filmi', 'futbolun etrafında dolaşan hayatlar filmi', 'aile-futbol filmi' adlarıyla ayrılabilir.

Doğrusunu söylemek gerekirse bu sayede bir sektörel dönüşümle yüzleşmek mümkün olabiliyor. Zira futbol baştan aşağı bir endüstridir. 'Başkan'dan başlayıp en ufak bir çalışanına kadar 'kulüp' çatısı altındaki bileşenleri ele alır. Bunu incelemek de aslında zeka ile mümkün olmuştur. Bu kavramın içinde bir futbolcunun, bir teknik direktörün, bir taraftarın, bir kalecinin peşinde dolaşmak yola çıkış noktasıdır. Bu bağlamda da aslında bu kişinin sınıfsal veya siyasi konumu değer arz eder. Amatör kümede oynayan bir futbolcu ya da hayali futbol olan bir karakterin yanı sıra, başarılı bir kaleci ya da golcü de karşımıza çıkabilir.

Misal "Gol Kralı" (1981), "Football Days" ("Dias de Futbol", 2003) gibi filmler seyircilerin önünde oynama hayalini 'en üst nokta' olarak belirleyen futbolcuların öne çıktığı eserlerdir. Bu da ülkelerin durumuna, yoksulluğuna dikkat çeker. Zaten futbolcuların genelde dramatik öyküleri vardır. Ya sıfırdan çıkış aramak, bir sınıfsal yükselişe yol açabilir, ya da yaşlanıp mesleği bırakmak bir 'son şans'ı karşımıza çıkarabilir.

'CEHENNEMDE İKİ DEVRE' BİR ŞEYLERİN BAŞLANGICIDIR

Bunlardan birincisi en saf haliyle 'Gol! (Goal!) Üçlemesi'ndeki Santiago ya da "Futbol Sevdası"ndaki ("3 Zéros", 2002) Macar oyuncuda karşımıza çıkabilir. "Kaledeki Yalnızlık" (2011), "Goalkeeper" ("Il Portero", 2000), "Kalecinin Penaltı Vuruşundaki Endişesi" ("Die Angst des Tormanns Beim Elfmeter", 1972) gibilerinde ise tecrübeli kalecilerin şikeyle, hayatla veya teknik direktörleriyle dirsek teması ele alınmıştır.

Aslında 'futbol fena halde hayata benzer' lafı gerçektir. Sahanın içinde olup bitenler, bir sektörel, siyasi ya da sosyolojik çatışmanın vurgusudur. Bir rekabetin, bir maddi kaynağın, irade ve hırs odaklı dönüşümüdür. Bu sayede de zamanla 'taraftar' ve 'teknik direktör' kavramları işin içine girmiştir. Öncesinde, bir çırpıda aklımıza gelip alanın ilk önemli filmi olarak görülen "Cehennemde İki Devre" ("Két Félidö a Pokolban", 1962) başta olmak üzere "Zafere Kaçış"ta ("Victory", 1981) da kaçmak isteyen mahkumların Nazilere karşı çıkmasını desteklerken, futbol maçının bir 'orta motif'e dönüştüğü görülmüştü. 'Takım oyunu'nun değeri ve otoriter rejimle savaşımı, 'savaş draması' omurgasına 'ek' yaparak canlanmıştı.

Bu eserler aslında alt türü 'savaş filmi' ile harmanlayan bir çeşit 'mahkum-otorite' ilişkisini öne çıkarmışlardı. Modern hapishanede geçen "Sıradışı Sanıklar"a ("Mean Machine", 2001) da esin kaynaklığı yapmıştır.

O dönemlerde futbolcu filmi "Kafa Vuruşu" ("Coup de Tête", 1979) de François Perrin adlı AS Tringamp'ta oynayan futbolcunun 'futbol maçı'nın son bölüme yerleştirildiği öyküsüne uzanmayı ihmal etmemişti. Amatör kümede oynasa da fabrikada çalışan bu işçi, kadro dışı bırakıldıktan sonra kupada şans eseri iki gol (biri topukla, diğeri kaleciyi geçerek) atarak takımını galibiyete taşıyıp, futbolun 'mucizeler'le çekici damarını vurgulamıştır.

Annaud, filmde futbolun bir şans oyunu olduğunun altını çizer. Karaktere de bir 'slapstick komedi' kırılganlığını olabildiğince 'dengeli' bir şekilde yükler. Ama bu şablonlar, bugünlerde 'gerçek futbolcu biyografisi' (George Best, Diego Armando Maradona, Heleno de Freitas gibileri için yapıldı), teknik direktör filmi ve taraftar filmi ile yıkılmıştır.

TARAFTAR FİLMİNİN ÖNCÜSÜ

1991'de "Amigolar" ("Ultrà"), Ricky Tognazzi'nin önderliğinde Roma'nın endüstriyel futbola karşı çıkan coşkulu taraftar grubu 'Brigatte Veneno'nun hikayesine uzanmıştır. Juventus deplasmanında ölümü tadan bu grup, bir anlamda meselenin arka planındaki şiddete, zalimliğe, kine, intikamcılığa ilk kez dikkat çekmiştir. Bu eserlerde stadyumu fazla görmeden stat dışındaki kavgalara ve ilişkilere odaklanırız.

O eserden sonra İngiltere'de futbolun da pahalı bir sektör olmasına paralel olarak yükselen bu formül; "Futbol A.Ş." ("The Football Factory", 2004), "Yeşil Sokak Holiganları" ("Hooligans", 2005) gibi holigan, "Fever Pitch" (1997), "Daha İyisi Can Sağlığı" ("Purely Belter", 2000), "Hayata Çalım At" ("Bend it Like Beckham", 2008), "Babam İçin" ("Will", 2011) gibi 'gönülden bağlı taraftar' açılımlarına taşınmıştır. Bunlara Liverpool, Sunderland, Arsenal, Manchester United gibi takımlar malzeme olup ülkenin alışkanlığı gözler önüne serilmiştir. Aslında "Babam İçin"in 'asla yalnız yürümeyeceksin' sloganı eşliğinde masalsı öğelerle yoğrulmuş, Şampiyonlar Ligi finaline gitme yolculuğu da arkasında sızlayan yürekler bıraktı.

Futbol maçı ve başarı hikayesi geri plana itilip, aslında sosyal gerçekçi sinemayı yer yer 'şiddet' ile birleştiren bir formül üremiştir. Ülkemizde Bursaspor ("Adı Aşk Bu Eziyetin"), Fenerbahçe ("Takım Böyle Tutulur", "Aşk Tutulması"), Beşiktaş ("Benimle Oynar Mısın"?") için de çeşitli kurmaca filmler veya belgeseller çekilmesi sürpriz değildir. Ancak esas olan, izleyicinin de perdenin içine alınması, bir anlamda 'pasif izleyici'nin tavizsiz konumunun sarsılmasıdır. Yani maç sahnelerinin ötesinde 'futbol sadece bir spor değildir' düşüncesinden feyz alınması değerlidir. Güney Amerika örneklerinde bu durum, önlenemez yoksulluğu anlatma arzusunu belli edip 'umutlu' yollar açmıştır.

TEKNİK DİREKTÖRLER NELERE KADİR?

"Lanetli Takım" ("The Damned United", 2009) ve "Zafer Vuruşu" ("A Shot at Glory", 2000) gibi eserler ise 'teknik direktörlük' mesleğine dikkat çeker. Bizde de Fatih Terim'in, Mustafa Denizli'nin resmedilmesi gereğini anlatır aslında. Bunlardan ilkine Derby County-Leeds United rekabetinde Brian Clough'un aşağıdan aldığı takımı en üst noktaya taşıması damga vururken, ikincisinde ise adı Kilmarnock'tan alınmış gibi duran çakma İskoç takımı Kilnockie'nin FA Cup finaline kadar gelme başarısı değerlidir. Brian Clough'un çarpıcı ve gerçek öyküsü, alt tür için kalıcı bir teknik direktör çekişmesine uzanırken, "Zoraki Kral" ("The King Speech", 2010) ile Oscar'a ulaşan Tom Hooper'ın 'ruh hali'ne göre yönetmenlik içeren becerisinden beslenmiştir.

Futbol filmleri, İngiltere, Türkiye, Güney Amerika ve İtalya'da daha fazla karşımıza çıkmıştır. Ama diğer ülkelerde de "Avrupa'da Bir Gün: Canım Türkiyem" ("One Day in Europe", 2005), "Büyük Derbi" ("Superclásico", 2011), "Ofsayt" ("Offside", 2008) gibi hayatların stadın veya önemli maçın çevresinde kesiştiği filmlere dair bir başka formül de üremiştir. ABD'de ise "Soccer Dog" (1999), 'futbol oynayabilen köpek' kavramının devamında melez 'aile-futbol filmi' oluşumunu devreye sokmuştur. Başta yerli malı "Arkadaşım Max" (2013) olmak üzere birçok filmin üremesine yol açmıştır. Ülkenin meseleye bakışını, tutkuyu dışarıda bırakıp mantığı içeriye sokarak anlatmıştır. Oradaki rahatlık, Nazi işgali altındaki ülkelerdeki 'savaş draması' kavramıyla beraber anılınca sinemadaki kalıpların kıvraklığına dikkat çekmiştir.

'SHAOLİN FUTBOLU' ETKİSİ

Hong Kong uyruklu "Shaolin Futbolu" ("Sie Lan Juk Kau", 2001) ise Tsubasa çizgi dizilerinin estetiğini perdeye taşıyıp, 'fantastik' bir vurgu da yaparken, 80'ler Hong Kong sinemasını Chaplin gerçekliğiyle ya da Jackie Chan katkısıyla servis eden yaratıcı bir eserdir. Zira Stephen Chow, burada kung fu ile futbolu birleştirmenin yollarını ararken, savunma ve hücum sanatlarını ilginç bir bulamaç haline getirmiştir. Alanın en özgün filmlerinden birine imza atmıştır.

Güney Amerika'da genelde gerçek hayat biyografileri ya da gettolarda yaşayan çocuk-büyük başarıya uzanma öyküleri öne çıkmıştır. Ortadoğu'da dahi bunların ikincisini uygulayan ya da motif olarak kullanan eserler vardır. Futbol artık çok ilginç taraflara çekilmeye açık bir spor dalı olmuştur.

ÜNLÜ YÖNETMENLER VE DENEYSEL FİLMLER

Alt türün, çıkış noktasındaki başarı hikayesini 'rekabet geleneği', 'ekip ruhu' veya 'kişisel hırs' ile de bağdaştırırken 'kadın futbolcu'ya kadar uzanan eğilimler gösterdiği görülmüştür. Wim Wenders'ten John Huston'a uzanan birçok yönetmene malzeme olmuştur. Teknik direktörün taktik, strateji yaparken bir yönetmenden farksız olduğu zaman zaman öne çıkarılmıştır. Sektörün Hollywood'un dişlilerinden ayrı olarak anılamayacağı ispatlanmıştır. Taraftarlığın sokak çetelerinden ya da evinde yükselmek için didinen sıradan bir alt sınıf bireyinden farksız olduğuna dikkat çekilmiştir. Her bir örnekten bir hayat çıkarmak, mozaik üretme adına değerlidir.

Bu vurguyu son noktaya taşımak ise yaratıcıların işidir. Halen "Kazanma Hırsı" gibi Amerikan futbolunun futbolcusundan başkanına teknik direktöründen medyasına uzanan bir 'destansı' portresini çıkarıldığı görülmedi. Ama artık şikenin, teşvik priminin bir dert olduğu ülkemizde inceleniyor. Bu sayede de yediden yetmişe uzanan bir portre çizmek zamanla gelecektir. "Dar Alanda Kısa Paslaşmalar" (2000) aslında bir mahalle takımı üzerinden bunu denemiştir.

Artan üretimde belgeseller ve deneysel filmler de yer etmiştir. "Zidane: Bir 21. Yüzyıl Portresi" ("Zidane, Un Portrait du 21e Siècle", 2006) ile "İkinci Oyun" ("Al Doilea Joc", 2014) ilginç deneysel sinema örnekleridir. İlkinde bir futbolcunun maç boyunca yaşadıkları 'yakın plan'dan gözlemlenerek seyirciye verilirken, ikincisinde şike şüphesi olan bir maçın 'siyasi alt metinler' üzerinden incelenmesi gözler önüne serilmiştir. Bence bunlardan 'Zidane'a odaklanan birincisi daha değerli ve kalıcıdır.

KİLOMETRE TAŞLARININ ÇOĞALMASI FAYDALI

Futbol maçının, sınıfsal yükseliş hikayesi ve gol sevincinin ötesinde bir anlamı olduğu incelenirse ortaya çıkacaktır. Ama öte yandan Milyonlarca dolarların döndüğü sektörde 'Gol!' gibi Güney Amerika'nın gettolarından Şampiyonlar Ligi'ne uzanan bir oyuncunun sevilen 'ünlü futbolcular'la sarılı dünyasının tutmaması da manalıdır.

KENDİNİ OYNAYAN FUTBOLCULAR

Bir parantez açmak gerekirse, futbol filmlerinin kimi zaman özelliği ünlü futbolcuların bizzat kendilerinin rol almasıdır. Bugüne değin Zinedine Zidane'dan Pélé'ye, Bobby Moore'dan Ally McCoist'e, Osvaldo Ardiles'den Ronaldinho'ya, Jay Jay Okocha'dan Rıdvan Dilmen'e, David Beckham'dan Tanju Çolak'a kadar sayısız isim perdede şansını denemiştir. Ama esas olan bunları bir 'yan motif' olarak değerli kılıp, filmin ahengini, yapısını bozmamaktır. Bu sebeple 'ihtişamlı ünlüler'den ziyade "Cehennemde İki Devre", "Amigolar", "Shaolin Futbolu" ve "Lanet Takım" gibi kilometre taşı örneklerin çoğalması sinema tarihine katkı verecektir.

İngiltere, İtalya, Güney Amerika ve ülkemiz futbol için daha elverişli ve üretken gözükse de 'Hong Kong' ve 'Macaristan' da nokta atışı yapabiliyor. Son kalemde İtalyan sinemasından çıkan 1974 ve 2013 tarihli, aynı adlı ("Hakem" / "L'Arbitro") iki akılda kalan hakem filmiyle kapatalım. Her ikisinin de 'kariyer aşamaları'nı incelerken izlediği yollar ve futbol dünyasının içyüzüne dair yorumları değerli ve işlevseldir kanımca…

16 Temmuz 2014 Çarşamba 08:47

Güney Amerika, İngiltere, Kerem Akça, Güncel