Küresel gıda güvenliği ve Türkiye

İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren tarım, gelişme ve ilerlemenin önemli itici güçlerinden biri konumundaydı.

İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren tarım, gelişme ve ilerlemenin önemli itici güçlerinden biri konumundaydı. Şehirlerin genişlemesi ve nüfus artışı sonrası daha da stratejik bir konum kazanan tarımsal alanlar, ülkeler arasında yeni mücadeleleri de beraberinde getirdi. Sanayi devrimi ise tarım sahaları için verilen rekabetin boyutunu ve işlevini değiştirdi. Bu değişim üretimi, akıllı tarım uygulamaları sayesinde eski dönemlere kıyasla devasa miktarlarda artırdı. Beslenme için daha az çaba sarf edilmesi nüfusun hızlı bir şekilde artmasını sağladı. Artan nüfus ülkelerin beslenme konusuna daha fazla ilgi göstermesine sebep oldu. Gıdanın bir ulusal güvenlik meselesi haline gelmesi, devletlerin farklı alanlarda rekabet ettiği bir dönemde, toplumların sağlığı üzerinde yeni güvenlik yaklaşımlarının geliştirilmesini beraberinde getirdi.
ABD, Çin, Rusya, Türkiye ve Avrupa Birliği (AB) gibi kuruluş ve ülkeler ise gıda güvenliği için farklı önlemler alan aktörler arasında yer aldı. Tarımsal üretimde lider konumda olan bu ülkeler, aynı zamanda tarım sektöründe sağladıkları istihdamla da sermaye birikimine katkı sağladılar. Tarım üretiminde artan verimlilik ve makineleşme gıda ürünlerinin bollaşmasına neden olurken, işgücü hızla sanayi ve hizmet sektörlerinde istihdam edilmeye başlandı. Sanayi devrimi sonrasında sağlanan teknolojik gelişme, günümüzde tarımın daha pratik çözümlerle küresel bir sektör haline gelmesinin yolunu açtı. Küresel gıda güvenliği, iklim değişikliği ve kuraklık nedeniyle gelecek yıllarda ülkeler için öncelikli konular arasında yer alacağı için, birçok ülke ve kuruluş şimdiden çeşitli önlemleri hayata geçirmeye başlamış durumda. Tohum bankaları, verimli tarım uygulamaları, tarım alanlarının korunması ve genişletilmesi, toplumların gıda ürünlerinde tasarruf için bilinçlendirilmesi ve israfın önüne geçilmesi gibi birçok önlem, küresel gıda güvenliğinin sağlanması için hayata geçirildi.
2019 yılının son günlerinde ortaya çıkan yeni salgın hastalık, gıda güvenliğini her açıdan tehdit eden bir konumda. Çin'in Hubey eyaletinin Vuhan kentinde ortaya çıkan ölümcül virüs kısa sürede küresel tedarik zincirini parçalayabilecek hale geldi. Bulaşma hızı nedeniyle uluslararası kuruluşları, devletleri ve hükümetleri çaresiz bırakan Kovid-19 finans, imalat sanayi, ulaşım, lojistik, turizm ve tarım gibi birçok sektörün panik nedeniyle zor durumda kalmasına sebep oldu. Özellikle ürünlerin ve insanların ulaşımına kısıtlama getirilmesi ticaretin zayıflamasına neden oldu ve devletleri bu yeni tip koronavirüsle kendi başlarına mücadele etmek durumunda bıraktı. Ticari tedarik zincirinde yaşanan mevcut kırılmanın gıda sektörüne yansımasıysa aşırı talep artışını beraberinde getirdi. Ülkelerin karantina uygulamalarına başvurması insanların temel tüketim ürünlerini stoklamasına neden olurken, gerekli ticari tedarik zincirinden yoksun olan firmalar fiyatları artırmak zorunda kaldı. Özellikle gıda ürünlerinde yaşanan talep artışı beraberinde fiyat artışlarını getirirken, devletler gıda piyasasına müdahale ettiler. Ancak küresel ticaretle birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olan ulus devletler, gerekli ürünleri tedarik etme konusunda henüz başarı elde edemediler. Kovid-19 olarak adlandırılan Vuhan virüsünün 21. yüzyılda sadece gıda güvenliğinde değil, daha birçok alanda yeni yaklaşımların benimsenmesine neden olacağı ve peşinden değişimi getireceği açıktır.
Küresel tarım piyasası: Akıllı tarım ve emek rekabeti
1995'de 1,18 trilyon dolarlık hacmiyle dünya ekonomisinden yüzde 7,5 pay alan tarım sektörü, 2018'de 3,38 trilyon dolarlık bir üretim seviyesine ulaştı; fakat küresel ekonomiden aldığı pay yüzde 3,4'e geriledi. Şehirleşmenin yaygınlaşması ve istihdamın kırsal alanlardan nüfusun hızla arttığı metropollerde toplanması, hizmet ve sanayi gibi sektörleri ön plana çıkardı. Şehirlerdeki nüfusun sürekli ve istikrarlı bir şekilde beslenebilmesi için toplu tarım uygulamalarına başvuran gelişmiş ülkeler, gıda ürünlerinin güvenliğine daha fazla önem vermeye başladılar. Özellikle AB'nin ortak tarım politikalarıyla toplu üretime geçmesi, teknoloji-yoğun yöntemlerle ürünlerin tüketicilere ulaştırılmasını sağladı. Tarım alanında dünyada en fazla istihdama sahip olan Hindistan, Endonezya, Etiyopya, Bangladeş, Vietnam ve Tayland'a kıyasla akıllı tarım uygulamaları sayesinde daha fazla gelir ve verim elde eden gelişmiş ülkeler, az sayıda kişiyle en büyük miktarda tarım ürünü elde etmeyi başardılar. Elde edilen ürünlerin sağlıklı, ucuz ve güvenilir olması ise gelişmiş ülkelerin temel hedefleri arasında yer alıyor.
Birçok ülkede istihdam edilen nüfusun büyük bir çoğunluğunun ana geçim kaynağı olan tarım sektörü, oluşturduğu 1,2 trilyon dolarlık ihracat kapasitesiyle stratejik bir önemi haiz. Küresel tarım piyasasının en etkili aktörleri olan Çin, Brezilya ve ABD, farklı büyüklükteki tarımsal istihdamlarıyla sektöre hakim olabilecek kapasitedeler. ABD'nin 2 milyon kişilik tarımsal istihdamıyla ortaya çıkardığı kişi başına 70 bin dolarlık ortalama üretim, Brezilya'da 10 bin 86 ve Çin'de 7 bin 332 dolar civarındadır. Her üç ülke de tarım sektörüne stratejik önem veriyor ve gıda güvenliğini ulusal bir mesele olarak görüyor. AB ve İsrail gibi aktörler ise akıllı tarım uygulamalarıyla gıda sektöründe verimli, güvenilir ve sürekli üretimi teşvik ediyorlar. İsrail diğer ülkelere kıyasla çölde kurduğu teknoloji-yoğun büyük kooperatif tarım çiftlikleriyle kendi kendine yeterli bir ülke haline geldi. Dünya tohum piyasasında güçlü bir konumda yer alan İsrail, özellikle tohumların genetiğini değiştirerek ikinci kez kullanılmasının önüne geçti ve küresel gıda piyasasının kritik aktörlerinden biri oldu. Sürekli tohum ihracatını mümkün kılan bu durum ise diğer ülkeleri İsrail tohumlarına bağımlı bir konuma sürükledi. Hollanda, Belçika, Almanya, Fransa, İspanya ve İtalya gibi ülkeler ise tarım sektöründe teknolojiyi yoğun bir şekilde kullanarak dünyanın en fazla tarımsal ihracat yapan ülkeleri arasında yer aldı.
Küresel gıda güvenliğini sağlamak mümkün mü?
BM verilerine göre, dünya genelinde 156 milyonu çocuk olmak üzere 2 milyarın üzerinde insanın yeterli derecede gıdaya ulaşımı bulunmuyor. Gıdaya ulaşımda yaşanan güçlüklerden dolayı her yıl yaklaşık 3 milyon çocuğun hayatını kaybetmesine nazaran, sayıları 600 milyonu aşan obezite hastası fazla kiloya bağlı olarak çeşitli hastalıklarla mücadele ediyor. Gelişmiş ülkelerde obezitenin, gelişmekte ve az gelişmiş ülkelerde ise gıdaya ulaşımın bir problem olduğu tarım sektörü, insanlığın gelecek yıllarda karşılaşacağı yeni zorluklara da işaret ediyor. Tarım alanlarının her geçen gün iklim değişikliğine bağlı olarak azaldığı bir süreçte nüfusun hızla artmaya devam etmesi, devletleri, toplumları ve uluslararası kuruluşları farklı önlemler almaya itiyor. Alınan önlemlerin ulusal bazda hayata geçirilmesi küresel gıda güvenliğine yerel düzeyde katkı sağlarken, diğer bölgelerdeki problemler artarak devam ediyor. Asya, Afrika ve Latin Amerika gibi kıtalarda süren istikrarsızlıklar uluslararası bir tarım politikasını zorlaştırırken, ABD gibi ülkeler obeziteye bağlı hastalıklar nedeniyle yılda 10 milyar dolar harcıyor. BM ve Dünya Bankası gibi birçok farklı uluslararası kuruluş küresel gıda güvenliğini sağlama konusunda çeşitli projeler geliştirirken, ülkeler tehlikenin farkında olmadan bölgesel politikalara öncelik veriyorlar. Bölgesel politikalar ise gıda güvenliğini sağlamak ve iklim değişikliğini önlemek için yeterli düzeyde etkili değil.
Yirmi birinci yüzyıl tarih kitaplarında kritik bir dönem olarak yerini alacak olan Kovid-19 salgınıyla mücadele, yeni yaklaşımların benimsenmesini de beraberinde getirdi. Virüsün Avrupa'da yayılmasının ardından, küresel üretimde yaşanan arz şokuna talep şoku da eklendi. Fabrikaların virüs nedeniyle üretim yapamaz hale gelmesine karşın karantinaya alınan bireylerin temel tüketim ürünlerine talebinin artması, finansal piyasaların ani krizlerle sarsılması, hisse senetlerinde son iki ayda yaşanan 27 trilyon dolarlık kayıp, enerji fiyatlarındaki şoklar, merkez bankalarının faiz indirimleri ve hükümetlerin salgınla mücadele için uygulamaya koyduğu ekonomik paketler, küresel tedarik zincirinde yaşanan kırılmanın önemli yansımaları arasında yer alıyor. Gerekli hammadde kaynaklarından yoksun firmaların üretim yapamaz hale gelmesi ve işgücü kaybı, küresel ekonominin yapıtaşı olan liberal piyasa şartları için ölümcül yaralardır. Özellikle sokağa çıkma yasaklarıyla daha sıkı önlemlerin alındığı günümüz koşullarında, insanlar ancak temel tüketim ürünleri için harcama yapıyorlar. Yapılan bu harcamalar ise daha çok gıda maddeleri üzerinde toplanıyor. Gıda ürünlerinin istikrarlı bir şekilde tedarik edilmesi için gerekli çabayı sarf eden devletler, herhangi bir tedarik hattının bozulmaması için idari ve hukuki yollara başvuruyorlar. Ancak küresel düzeyde yaşanan Kovid-19 salgını devletleri yalnız bıraktı. Bu nedenle gıda ürünlerinde yaşanacak herhangi bir kıtlık durumu, krizin boyutunu büyütebilecek potansiyele sahip.
Gıda güvenliğinin sağlanabilmesi için ürünlerin sağlıklı, istikrarlı ve sürekli bir şekilde tedarik edilmesi gerekiyor. Kovid-19 salgınının lojistik başta olmak üzere birçok sektörü krize sürüklemesi ise talepte olan artışla birlikte, gıda ürünlerinin kalitesinde düşüşe neden olabilecek koşulların oluşmasına zemin hazırladı. Özellikle stokçuluğun önüne geçilmesi ve piyasada istikrarın sağlanabilmesi için devletlerin sıkı önlemler alması gerekiyor. Pandemi haline gelen hastalığın, sağlıklı ürün tüketiminde bilinçlilik oluşturması da gıda güvenliği açısından olumlu gelişmeler arasında yer alıyor. Fakat su ve gıda gibi temel yaşam ürünlerine ulaşımı kısıtlı olan kişilerin küresel salgından daha fazla etkileneceği de göz önünde bulundurulmalı. Küresel tedarik zincirinin neredeyse her ülkede bozulmasına neden olan Kovid-19 salgını, gelecekte krizlere daha dayanaklı bir ulaşım hattının kurulmasına zemin hazırlayacaktır. Devletlerin mevcut salgından edineceği yeni tecrübeler İspanyol Gribi, MERS ve SARS gibi hastalıkların yeniden baş göstermesi karşısında hükümetlerin daha hazırlıklı olmasına sebep olacaktır.
Türkiye'nin tarım politikası ve gıda güvenliği
Gıda güvenliği, tüketilen gıdalarda insan sağlığını tehdit edebilecek biyolojik, mikrobiyolojik, fiziksel ve kimyasal maddelerin olmaması üzerine kurulan güvenlik yaklaşımını ifade ediyor. Türkiye geniş tarım topraklarıyla, çeşitli iklim şartlarına göre farklılık gösteren bir gıda üretim profiline sahip. Gıda güvenliğiyle yakından alakalı olan bu üretim kapasitesinin, gelecek nesillerin hayatı üzerinde kritik önemi var. Türkiye'nin genel olarak gıda güvenliği politikalarının ise istenilen seviyede olmadığı görülüyor. Küresel Gıda Güvenliği Endeksi'nde 113 ülke arasında 41. sırada yer alan Türkiye besin standart kalitesi, verimli gıda üretimi ve gıda fiyat istikrarı açısından diğer ülkelerden ayrışıyor. Maliyetlerin yaşanan kur ataklarından sonra artması, enflasyona bağlı olarak gelişen ani fiyat artışları, özellikle çiftçileri üretimi kısma konusunda baskılıyor. Bireysel hale gelen tarımsal üretimin istikrarlı, planlı ve güvenli hale getirilmesi ise ürünlerin üreticiden tüketiciye ulaşımını sağlayan besin zincirini denetlemekten geçiyor. Tarım sektörüne finansal destek verme açısından dünya ülkeleri arasında iyi bir seviyede olan Türkiye, daha sağlıklı işleyen, planlı üretimi teşvik eden ve uzun vadeli bir şekilde gıda güvenliğini sağlamayı amaçlayan politikaları hayata geçirmeli. 57 milyar dolarlık üretim kapasitesiyle dünyanın en büyük 10. tarım ülkesi olan Türkiye'nin, uluslararası arenada her geçen gün daha çok gündeme gelen gıda güvenliğinde uzun dönemli politika geliştirmesi ve akıllı tarım uygulamalarını hayata geçirecek AR-GE faaliyetlerine önem vermesi gerekiyor. Böylelikle günümüzde yaşanan küresel salgın ve kıtlıkları en az hasarla atlatmak mümkün hale gelecektir.
[İstanbul Üniversitesi'nde doktora çalışmasına devam eden Deniz İstikbal SETA Ekonomi Direktörlüğü'nde araştırma asistanı olarak görev yapmaktadır]

Kaynak: AA
25 Mart 2020 Çarşamba 11:48

Son Dakika